Teberru

Teberru, söylemesi dile hoş gelen ancak herkesin anlamını idrak edemediği Arapça kökenli bir kelime. برع kökünden "bağış yapmak" anlamına geliyor. 



Gürcan Ali, Ramazân-ı Şerîf'in girmesiyle birlikte bazı akşamlar "Teberruya gidiyorum" diye evden çıkıyordu. Eşi de ilk zamanlar "teberru" ne demek bilmiyordu ama 7 yıllık kocasının terimlerine alışmıştı artık. Ne zaman Gürcan Ali, "Teberruya gidiyorum" dediyse o akşam iftarı oğluyla birlikte yapmak zorunda olduğunu artık biliyordu. Gürcan Ali, bazen acaba onları yalnız mı bırakıyorum diye düşünüyordu ancak yaptığı işin Ümmet-i Muhammed'in hayrına vesile olmak olduğunu anımsayınca ferahlıyordu. Eşi de destekliyordu artık onu. 

Eşi neden desteklemesindi ki! Gürcan Ali mahallesinde bulunan Kur'ân Kursu talebeleri için köy köy, mahalle mahalle gezip kahvehanelerdeki insanlardan ve esnaftan yardım talep ediyordu. Bir nevi bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü üye idi işte. İftarı, yardım talebi için dolaşacakları o yerleşim birimine yakın farklı bir Kur'ân Kursu'nda açıp teravih namazına kadar ne kadar fazla kişinin hayrına vesile olabiliriz derdinde idi Gürcan Ali ve ihvanı. 

Gürcan Ali de zamanında bu tedrisattan geçmiş; hem maddî hem mânevî ilimleri benzer öğrenci yurtlarında okumuş ve bugünlere gelmesine vesile olan bu eğitim yuvalarına olan vefa borcunu da nefsini ayaklarının altına alarak böyle ödemeye çalışıyordu. Nefsini ayakları altına alıyordu çünkü hiçbir maddî beklentisi olmadan insanlardan onların tabiriyle "para dilenmek" her insanın yapabileceği bir iş değildi.

Gürcan Ali teberrruya çıktığında karşılaştığı insan profilleri her seferinde aşağı yukarı aynıydı. Bazıları "Allah sizden razı olsun, ayağımıza kadar gelip hayır hasenâtta bulunmamıza sebep oluyorsunuz." diyorlardı ki onlar maalesef azınlıkta idi. Bazıları "Sizin böyle dolaşmak için yetkiniz makbuzunuz var mı?" iye soruyor; gösterdiğinizde ise yardım etmeye dahi yanaşmıyorlardı. Bir kısmı da "Allah versin!" deme gafletinde bulunuyordu. Bre ahmak! Göster bakalım şu 18 bin âlemde Allah'ın vermediği bir şey mi var? Her şeyi veren, yoktan var eden Rahman ve Rahim olan Allahımız değil mi zâten? Bâzıları da siyasal islamcı tayfa oluyordu. Onlara göre onların gönül verdiği sözde "dinî" ama gerçekte İslâm'ı çıkarlarına âlet eden "İslamcı" partiye oy vermediğimizi ve tam aksine faaliyet gösterdiğimizi kulaktan dolma bilgilerle öğrendiği için kendince bizi cezalandırıp yardım etmiyordu. 

Kimisi 1,00₺ veriyor, kimisi 20,00₺ veriyor, kimisi de söylenip tersliyordu Gürcan Ali ve arkadaşlarını ama onlar bağlı oldukları davaya olan saygılarından dolayı hepsine güler yüzle muamele edip ses çıkarmıyordu. Hepsi için "Allah râzı olsun" dualarını da eksik etmiyorlardı. Para vermeden kovan, üstlerine yürüyenler de oluyordu ama onlar yine seslerini çıkarmıyorlardı.

Teberru akşamları ayrı bir coşkulu geçiyordu aslında Gürcan Ali ve arkadaşları için. Farklı bir talebe yurdunda iftar açıp farklı bölgelerdeki esnaf ve kahvehaneleri dolaşmak, yeni yüzler görmek aslında zevkli bir hizmetti. Gecenin sonunda da teberruya gittikleri 4 veya 6 kişilik o güzide ekiple mahallelerindeki bir tatlıcıya oturuyorlar ve dondurmalı tatlı yiyorlardı. Başkalarının düşündüğü gibi o topladıkları paralardan değil de kendi paralarından her akşam farklı bir kişi tüm hesabı ödeyip ayrılıyorlardı. O sıcak Ramazân akşamlarında böyle bir aktivite herkese iyi geliyordu.

Evlerine vardıklarında belki de aile efradı çoktan uyumuş oluyordu. Gürcan Ali önce oğlunun odasına gidiyor. Üzeri açılmışsa örtüyor ve bir güzel öpüp kokladıktan sonra kendi yatağına geçiyordu. Başını yastığa koyduğunda "Bugün Allah için ne yaptın?" sorusuna tam manasıyla olmasa da bir cevabı vardı artık: Teberru.
Kategoriler