Çarşamba, Kasım 22, 2017

Patronunu / Müdürünü Mahvet!

Eskiden kapattığım bloglarda da çok fazla flash oyunlar vardı. Talep de görüyordu. Geçenlerde uzun zaman sonra aşağıdaki oyun çıktı karşıma.Sonuna kadar oynadım ve hoşuma da gitti. Stres attırıyor gerçekten.

Bu oyunda çalışırken başınıza gelen patronunuz size direktifler yağdırıyor ve siz sinirlerinize hakim olamayıp patrona değişik yollarla saldırıyorsunuz. +15 yaş sınırının olması gereken bir oyun. Patronu 14 farklı yöntemle nakavt etmeniz gerekiyor. Nakavt edeceğiniz nesneyi farenin imleci ile seçiyorsunuz ve eleman patronu bir güzel pataklıyor.

Allah'tan ben patronlardan yana hep şanslıydım. Hiçbir sıkıntı yaşamadım. Şu anki işimde de bölge sorumlusu olarak şirket merkezinden farklı bir bölgede homeoffice çalışıyorum. Patronumu senede 1-2 defa görüyorum.

Neyse fazla yazamayacağım. Buyurun siz oyuna geçin ancak çizim de olsa cinnet öğeleri içerdiği için etkilenecekler hiç oynamasın. Uyarımı tekrarlamış olayım.

Not: Mobilde oynanmıyor olabilir.

Cumartesi, Kasım 18, 2017

Yazısı Yok - Anlamı Çok Görseller
Bazen görseller (fotoğraf, resim, karikatür vb) yazılardan daha çok şey anlatıyor. Bunu bu şekilde anlatabilmek de büyük bir meziyet. Aşağıda üzerinde hiçbir yazı, ifade olmamasına rağmen derin anlamlar taşıyan fotoğrafları göreceksiniz. Her bir fotoğraf için makaleler yazılabilir o derece.

Haydi başlayalım!


Bugün maalesef çocuklarımızın hâli böyle! Suç onlarda mı? Tabii ki hayır! Suç bizde! Koca koca adamlar olarak biz de telefon, televizyon ve bilgisayar peşinden kalkmıyoruz. Azıcık rahatsız edildiğimizde onların da eline kumanda, tablet ve telefon tutuşturuveriyoriz ve sonuç ortada.


Eğitim sistemi, özellikle ülkemizde tam da böyle! Ülkemiz farklı özellikteki bireyleri aynı kulvarda eğitmeye çalışmada ve eğitim sistemini kendi içinde de sürekli değiştirmede dünya birincisidir herhalde! 



En çok iç burkan fotoğraflardan! Hz. Allah kimseye dermansız dert vermesin!


Küresel ısınma sadece o yavrucağı değil hepimizi tehdit ediyor! 
 

Modern hapishane!


İnsanların gözünü iyice para hırsı bürümüş durumda! Helâl - haram demeden körü körüne saldırıyoruz dünyâ için!


Eğitim ve sağlık sistemleri de tamamen parana göre!


Plastik torbalar öldürür! Bizi de öldürür, denizdeki canlıları da uçan kuşları da...


İnsanın insana yaptığını başka hiçbir canlı yapmamıştır sözünün kanıtı...


Çizimin anlamlı olması hikâyeyi bilenler için! Çalışan her zaman kazanır... 


Küçükken sahip olduğumuz sevgi, saygı, vicdan vb. bilumum iyi hasletler biz büyüyünce nedense kayboluyor. Küçücük bedenimize sığan o güzel hasletler büyüyen bedenlerimize sığamaz oluyor!

Pazar, Kasım 12, 2017

Zengin Olduğunuzu Nasıl Anlarsınız? (MİM)
Zenginlik göreceli bir kavramdır sanırım. Ayrıca kimi zengin olmayı çok ister kimi de şükrünü eda edemem korkusuyla istemez. İkinci kısım bu devirde azınlıktadır muhakkak.


Quora'da yazımın başlığını oluşturan bir soru sorulmuş ve ona gelen cevaplardan biri hoşuma gittiği için saklamışım. Onu sizlerle Türkiye'ye uyarlayarak paylaşmak istedim. Gelelim zengin olduğumuzu veya bir başkasının zengin olduğunu nasıl anlayabileceğimizi maddelemeye:

* Alışverişe çıktın ve bir çanta beğendin. Kasaya doğru giderken bir tane daha beğendin. Kararsız kaldın ve hangisine alacağına karar veremeyince de ikisini birden aldın. Tebrikler, sen zenginsin!

Alacağın çanta benim de eşime almayı düşündüğüm Beymen'deki Bottega Veneta çantaysa ikincisi olmasına gerek yok; tebrikler sen ultra zenginsin! :)


* Yeni bir dizüstü bilgisayara ihtiyacın var ve HepsiBurada.com'a giriyorsun. Arama yaptıktan sonra arama tercihini "En Yüksek Fiyat" (Azalan Fiyat) olarak ayarlıyorsan tebrikler, sen de zenginsin!

* Oğlun senden iPhone X'ini vermeni istemiş ve sen de vermişsin. iPhone X'le oyun oynayan oğlun bir anda telefonu düşürüp kırıyor. Sen de alelacele kalkıp oğluna koşuyorsun ve iyi olup olmadığını soruyorsun. Tebrikler; sen de zenginsin!

* Manava gidiyorsun ve birkaç bir şey aldıktan sonra 43,00₺ ödemen gerekiyor. 50,00₺ veriyorsun ama manav bozuğu olmadığını söylüyor. "Önemli değil üstü kalsın" diyorsun ve gülümseyerek oradan ayrılıyorsun. Tebrikler, sen de zenginsin!

* Bursa'da yaşıyorsun ve Millet Mahallesi'nden Özlüce'ye gideceksin. "Bu trafikte arabamla mı gideyim hiç çekemem" deyip farklı alternatifler ararken nedense aklına hiç toplu taşıma gelmiyor ve bir taksi çağırıyorsun. Tebrikler sen de zenginsin!

* Yine bir mağazaya gidiyorsun ve bir t-shirt alacaksın. T-shirt ve renkleri o kadar çok hoşuna gidiyor ki tüm renklerden birer tane alıyorsun. Tebrikler sen de zenginsin!

* Rolex'ten başka saat, Audi'den başka araba, iPhone'dan başka telefon, Mac'ten başka dizüstü bilgisayar ve Calvin Klein'den başka parfüm bilmezsin. Tebrikler sen de zenginsin!

* Karının 50. doğum gününü en lüks yerlerden bir yerde kutluyorsun ve davetlileri özel jetlerle getirip götürüyorsun. Tebrikler sen de zenginsin!

* Trafikte hızla ilerlerken bir polis otosuna çarpıyorsun ve içindeki iki polisten birinin ölümüne diğerinin ise yaralanmasına sebep oluyorsun. Tüm yargı sistemini bir şekilde manipüle ediyorsun ve kendi oyunlarını oynuyorsun. Eninde sonunda serbest kalıyorsun! Tebrikler sen korkunç bir zenginsin!

Bu liste uzar gider. Her şeyi, her olayı buraya uyarlayabilirsin. Yazarken sürekli aklıma bu şekilde uyarlamalar geldi - gitti. Sırf bu konuya uyarlanmış bir blog, sayfa, hesap bile açsan sonsuza kadar konusuz kalmazsın. :) Çok da uzatmak istemiyorum ve sözü diğer blogculara bırakmak istiyorum. Bunu bir MİM olarak kabul edip diğer blogcu arkadaşlar da kendi bloglarında bu konuda bir şeyler karalarsa okumak isterim. Kimseyi etiketlemek istemiyorum. Konuyu beğenenler bir şeyler listeleyip bana da bilgi verirse okurum; okuturum. :)

Siz kendinizin veya bir başkasının zengin olduğunu nasıl anlıyorsunuz? Siz de yorum kısmında birkaç örnek verirseniz sevinirim. 

Pazartesi, Kasım 06, 2017

İnsanın Gözünü Ancak Toprak Doldurur!
Hayat her geçen gün pahalılaşıyor. Her şeye zam gelirken aslında insanların gelirleri de bir yandan artıyor. Giderlerdeki artış kadar olmuyor gelirlerdeki artış evet o konuda hemfikiriz ancak çuvaldızı biraz da kendimize batırmamız gerekiyor. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmıyoruz artık. Her şeyin en iyisini hak ediyoruz evet ama bu hakedişlerimiz bütçemizi aştığı zaman sıkıntı başlıyor.



Dünya malına düşkünlük zenginde de var; fakirde de var. Herkes maddî konularda hep en iyisini istiyor ama mânevî konularda durum maalesef böyle değil. Dünkü Fazilet Takvimi'ndeki Hadîs-i Şerîf ne kadar da uygun şuraya:



Eskiden paranın bir bereketi vardı. Şimdi gelecek para gelmeden gidiyor. Herkes borçlu. Bu borçluların çoğu da mecburiyetten evet ama kimse de bu konuda bir şeyler yapmaya çalışmıyor. Ailelerde bu durum daha da sıkıntılı. Paranın gidişâtı takip edilemezse veya bir taraf takip etme taraftarı iken diğer taraf destek vermezse büyük sıkıntılar hâsıl oluyor ve boşanmalara kadar gidiyor.

Çamlıca Basım Yayın'dan çıkan Gülistan'dan Seçmeler isimli eserde yer alan bir hikayeyi de sizinle paylaşmak istiyorum:

Şeyh Sâdî anlatır: “Yüz elli deve yükü ticâret malı, kırk köle ve hizmetkâra sâhip bir tüccar gördüm. Bir gece beni İran’ın Hürmüzgan eyâletine bağlı Kiş Adası’ndaki çadırına götürdü. Bütün gece susmak bilmedi, boş laflar konuştu. “Falanca ortağım Türkistan’da, falanca sermayem Hindistan’da, bu kâğıt falanca yerin kâğıdıdır, falanca şeye falanca kefildir.” diye anlatıp durdu. Bazen, “İskenderiye’ye yolculuk yapmaya niyetliyim.” diyor, bazen de “Mağrib Denizi (Atlas Okyanusu) kâfirler ve korsanlar sebebiyle tehlikelidir.” diyordu.

- Ey Sâdî! Bir yolculuğum daha var. Eğer o yolculuğu yapabilirsem geri kalan ömrüm boyunca bir köşede oturup ticâreti bırakırım, dedi.

- O yolculuk hangi yolculuktur? diye sordum. Şöyle dedi:

- Fars kükürtü Çin’de değerliymiş. Onu Çin’e götürmek istiyorum. Oradan Çin porselenini Anadolu’ya, Anadolu ipeğini Hind’e, Hint çeliğini Halep’e, Halep camını Yemen’e ve Yemen kumaşını da Fars’a götürdükten sonra ticâreti bırakıp bir dükkân köşesinde oturacağım, dedi.

 Nihâyet konuşmaya gücü kalmayınca:

- Ey Sâdî! Sen de görüp duyduklarından anlat, dedi. Ben de şöyle dedim:

- Bir kervanbaşı Gûr çölünde bindiği hayvandan düşünce şöyle dedi: 

“Dünya heveslisinin aç gözünü ya kanâat ya da mezar toprağı doldurur.”

Pazar, Kasım 05, 2017

Mide Kanaması Geçirdim
Ben yandım eller yanmasın diye bu konuyu bloguma yazmaya karar verdim. Evet haftabaşında başladığını tahmin ettiğimiz ancak 3 gün önce gece tuvalette bayılıp hastaneye kaldırılmamla farkettiğimiz bir mide kanaması süreci atlattım. Detaylı bir şekilde anlatmaya çalışacağım ki benim gibi bilinçsiz hareket etmesin bu yazıyı okuyanlar. Sağlık ile ilgili bir konu olduğu için mide bulandırıcı ifadeler olabilir şimdiden kusura bakmayın; çok af edersiniz.


02.11.17'de gece 02:00 sıralarında tuvalete kalkmıştım. Zaten yatmadan önce kendimi çok da iyi hissetmiyordum. Tuvalette bayılıp kaldım. Eşim gürültüme koşup gelmiş. Anlattığına göre uyuyup kaldığımı düşünmüş ve çok sinirlenmiş bana. Sonra durumun öyle olmadığını anlamış ve beni soğuk suyla kendime getirmiş. Allah'tan misafirlerimiz vardı evde kayınpederim ve kayınvalidem. Onları da çağırmış eşim ve o sırada tekrar bayılmışım. Beni tekrar kendime getirmişler. Anlattıklarına göre dilim falan kaçıyormuş. Sonra ambulansı çağırmışlar. 

Ambulansla birlikte gelen sağlık görevlileri ciddi bir şey olabilir diye önce ambulansa aldılar ve orada EKG çektiler. Bir sorun görünmüyor ancak yine de hastaneye gitmek de fayda var dediler. Eşimle kayınpederim kendi aracıyla arkadan geldiler. Direkt Bursa Devlet Hastanesi Acil Servisi'ne götürdüler ve kırmızı alana aldılar. Hâlâ halsizdim. Orada da EKG çektiler. Sonra Tomografi'ye gönderdiler ve bir şey bulamadılar.

Elektrokardiyografi (EKG), kalp kasının ve sinirsel iletim sisteminin çalışmasını incelemek üzere kalpte meydana gelen elektriksel faaliyetin kaydedilmesi. Bu kayıt ile elde edilen grafiğe Elektrokardiyogram (EKG), kullanılan alete de Elektrokardiyograf denir.

Ben yaklaşık 2 haftadır bel fıtığı tedavisi için Neurontin 600mg, Doxium 500mg ile Naprosyn kullanıyordum. Haftabaşından itibaren de Naprosyn bittiği için ve doktor da sözlü olarak önerdiği için Apranax kullandım. Bunları da zaten biz yanımızda götürmüştük ve doktorun düşünürken aklına geldi ve "dışkında bir değişiklik var mıydı?" dedi. Biz de "Evet 2-3 gündür simsiyah, boya gibiydi." deyince; "Niye söylemiyorsunuz, bu anormal bir şey değil mi?" diye biraz sitem etti. Ben aslında bu konuyu eşime söylemiştim ve ikimiz de bunu haftasonu yediğimiz çiğ köfteye bağlamıştık.

Dışkımız bize hastalıklar konusunda ön bilgi veriyor aslında. O yüzden dışkınızı arada kontrol etmeniz faydanıza olacaktır!

Hemen makatıma bir şey soktu ve "Biz başka sebepler ararken adam mide kanamasından gidiyormuş" diyerek hemen serum bağlattı ve beni İç Hastalıkları Bölümü'ne yatan hasta olarak sevk etti. 3 ünite de kan verilecekti. Sabaha kadar serum ve 1 ünite kan verildi.

Sabahleyin erkenden doktorum Sn. Bilgehan YÜZBAŞIOĞLU geldi ve ön bilgileri aldıktan sonra Endoskopi'ye gireceğimi söyledi. Çok geçmeden de beni Endoskopi odasına aldılar. Endoskopi sonucunda kanamanın şiddetli olduğunu ve şimdi ise durduğunu söylediler. Böyle bir kanamaya kullandığım ağrı kesiciler ile kas gevşeticilerin onikiparmak bağırsağımda olduğu öğrendiğim 1 cm genişliğindeki oldukça büyük ülserin tepkiye girmesinin sebep olduğunu öğrendim. Bu kanamanın bana yararlarından biri de mevcudiyet ihtimâlini düşündüğüm ülserin kesin mevcut olduğunu öğrenmem oldu. Bundan sonraki süreçte ülser tedavim devam edecek.

"Endoskopi", Gastrointestinal endoskopi adıyla da bilinen yemek borusu, mide, oniki parmak bağırsağı ve kalın bağırsağın incelendiği tetkik yöntemlerinin genel adı.

Endoskopi sonrası tekrar odaya çıktım ve orada serum ve kan verilmeye devam edildi. O geceyi de hastanede geçirdim. Hiçbir yiyecek - içecek verilmedi. Sadece son gün su ve süt içebileceğim söylendi. Cuma günü çıkış yaptığımda ise su ve sütün yanına ılık çorba ilave ettiler ve 2 gün bu şekilde beslenmemi 2 gün sonrasında ise püre kıvamında yemeklere geçiş yapabileceğimi söylediler. Her türlü ağrı kesici ve kas gevşeticilerin kullanımını kesinlikle yasakladı doktor. "Çok zor durumda kalırsan Vermidon kullanabilirsin." dedi.


10 gün evde yatak istirahati verildi. Şu an bu yazıyı yatmaktan sıkıldığım zamanlarda yazmaya çalıştım. Halsizliğim hâlâ devam ediyor. Doktor bunun normal olduğunu çünkü kan değerlerimi normal bir insanın seviyesine tam olarak çıkarmadıklarını 9-9,5 seviyesinde bıraktıklarını söyledi.

Hb değeri kandaki oksijen taşıyan proteindir.Bu değerin düşüklüğü anemiye işaret eder.Normal değerleri erkekte 13.8-17.2 ve kadınlarda 12-15.6 gram/dL dir.


Hastane ortamı gerçekten çok zor. Bursa Devlet Hastanesi de eski ve bakımsız bir hastane ancak doktorlar ve hemşireler çok iyiydi. Özellikle Acil Servis'te ilk tetkikleri yapan Uzman Dr. Hüseyin GÜL'e ve sonrasında benimle ilgilenen Gastoenteroloji Uzman Dr. Bilgehan YÜZBAŞIOĞLU'na ne kadar teşekkür etsem azdır. İkisi de işlerinde uzman doktorlar gerçekten. İç Hastalıkları Bölüm Hemşireleri de oldukça samîmî ve işlerini severek yapan bir ekip. Allah hepsinden râzı olsun!

Bu vesile ile Hz. Allah tüm dertlilere deva, hasta kullarına da şifa versin. Bayılma olayı yaşanmadan önceki akşam eşimle bir haberi yorumlarken kullandığım bir beyitle yazıma son vereyim:


Cumartesi, Ekim 28, 2017

Karşılaştığınız En Büyük Dolandırıcılık Nedir?
Quora'da bu soruya gelen bir cevabı bloga yazarım diye etiketlemişim zamanında. Ne yazsam diye düşündüğüm zamanlarda iyi geliyor bana bu arşivlemeler.


Hindistan'da yaşayan Aravindan Shanmugasundaram'a ait olan cevap oldukça uzun. Ben cevabını kısaltarak ve aralara girerek burada sizinle paylaşacağım. 

Ömür Boyu Tavuk Garantisi

Bu dolandırma vakası 1996 yılında Chennai - Hindistan'da meydana gelmiş.

Vaat: Sadece bir defaya mahsus olmak üzere RS15.000 ($230,00 = 870,00₺) (Akıllılar atlamadan belirteyim. O zamanın 15.000 rublesini bugünün TL'si ile çevirdim; farkındayım.) ödüyorsunuz ve karşılığında her Pazar sabahı 2 KG'lık tavuğu kapıyorsunuz. Hem de eve teslim. Hem de sınırsız, ömür boyu!

870,00₺ ilk başta yüksek gibi gelebilir belki ama adamın vaadi ömür boyu! Ayrıca parayı ödeyen adam ölse bile çocukları dolayısıyla diğer hâne halkı bu hizmetten yararlanmaya devam edecek. Bu teklife kimse hâyır demez herhalde? 
Migros'tan alınmıştır.

870,00₺ ile günümüz şartlarında (yukarıda Migros fiyatları var.) 125 kg tavuk alınabiliyor. Bu da adamın haftada 2 kg vaadinden gidersek 63 hafta eder. Yâni 15 ay. 15 aylık tavuk parası ödeyip ömür boyu tavuk almak mantıklı geliyor mu size de?

Başlangıç: Dolandırıcının insanları ikna edebilmesi için bir yol bulması gerekiyordu ve bunun için de büyük bir yerleşim biriminden 5 kadın seçti. Bu 5 kadına yukarıda bahsedilen bu hizmeti bedava sundu. Böylelikle çark işlemeye başlamıştı. 

Neden sadece kadınları seçmiş olabileceği hakkında bir görüşün var mı okur? Kadınların ağzı iyi çene yapar da diyebilirsiniz; kadınlar WOM (Word of Mouth) Ağızdan Ağıza Pazarlama konusunda erkeklerden daha iyidir de diyebilirsiniz. Dedikodu falan yapmazlar ama! :)

Neyse dolandırıcı 5 kuruş para almadığı bu kadınlara her Pazar 2 kg tavuk getirmeye başlar. Getirdiği tavuklar aynı zamanda kalitelidir de. Hem göze hem de mideye hitap eden cinslerden. (Bir de kuru yolum ve helal kesim imiş Akdeniz Toros gibi.) Ücretsiz tavuk sevkiyatı 3 hafta devam eder ve gelen tavukların söz verildiği gibi her Pazar sabahı geldiği ve kaliteli olduğu tüm şehirde yayılır. İnsanlar bu sisteme dâhil olmak için can atarlar. Sayı çoğaldığında adam bazılarını kontenjan doldu diye reddeder. Sebebi ise güven kazandırıcıdır: "Mevcut müşterilerime daha iyi, daha kaliteli ve zamanında hizmet sunmak istiyorum." Bu hareket insanların sisteme katılmak için can atmalarını artırır. Bir süre sonra dolandırıcı eleman birkaç yeni tavuk çiftliğiyle daha anlaşma sağladığını ve yeni üye kaydının tekrar başladığını açıklar.

Sonuç: Bölgenin hemen hemen tüm vejetaryen olmayan nüfusu bu sisteme dâhil olmak için tüm birikimlerini ömür boyu tavuk ümidiyle bu adama veriyor. Bu da 5000'den fazla kayıt anlamına geliyor. Haftalık 2 kg'dan fazla almak isteyenler için de hazırlanmış paketler olduğunu düşünürsek RS75.000.000 ($1.1 Million = 4.350.000₺) 'den fazla kazanç elde ediyor. 

Sonra ne mi oluyor? Tahmin ettiğiniz gibi eleman pılını pırtısını toplayıp sırra kadem basıyor!

Bu dolandırıcılığın başarıya ulaşma nedenleri:

  • Zamanında Teslim: Dolandırıcının teslimatları kusursuz bir şekilde zamanında yapması. İnsanlar Pazar sabahı dolandırıcının geleceği saatleri alarm olarak kullanmaya başlamıştı çünkü adam hiçbir zaman geç kalmamış.
  • Kalite: Adam o kadar sinsi idi ki kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez deyimine muvafık olarak kaliteli tavuk için dolandırdığı paraların bir kısmını harcamıştı. İnsanların bazıları sırf kalite yüzünden sisteme dâhil olmuştur. (Acaba yukarıdaki deyim bu adam için ilham kaynağı olmuş olabilir mi? Özneler de tutuyor zaten.) :)
  • Hizmet: Başlangıçta belli sayıya ulaştığında iyi hizmet sunamayacağını öne sürerek kayıtları kapatmıştı. Sistemde olanlar bu sayede kendilerini seçilmiş ve şanslı da hissediyorlardı. Sisteme dâhil olamayanlar ise bu hizmetten bir an evvel yararlanmak için can atıyorlardı.
  • Paketleme: Dolandırıcı tavukların kaliteli olmasının yanısıra paketinin de özenli olması konusunda para harcamıştı. Vitrini de güzeldi yâni tavukların. Göz boyuyordu. Diğer tavuk satıcıları siyah plastik poşetlere koyuyorlardı çünkü.
  • Sağlam Reklam: Adam başlangıçta seçtiği 5 kadına bedava hizmet sağlayarak sağlam bir reklam yaptı. Adam müşteri çekme ve kandırma konusunda uzmanlaşmıştı. İnsanların vakit kaybetmeden kaydolmasını yoksa geciktiklerinde bir süre sonra %30 zam geleceğini söylüyordu. 
Yukarıdaki maddelerden anlaşılıyor ki eleman, insan psikolojisinden çok iyi anlıyor ve zayıf yanlarımızı biliyor. Ne dersiniz günümüzde de buna benzer dolandırma vakaları yaşanıyor mu? Başlıktaki soruya sizin cevabınız ne olurdu? Bu adamın kurduğu sınırsız tavuk sistemine siz de dâhil olur muydunuz?




Cuma, Ekim 27, 2017

            Kitap nedir? İki karton kapak veya cilt arasında, üzerinde yazıları olan, çeşitli konular hakkında bazı bilgiler yazılan ve düşünme, öğrenmemize yardımcı bir araç mı? Bilgiye susayan akılların susuzluğunu giderecek bir nesne mi yoksa öğrenilmeye ve açıklanmaya mahkûm fikirlerin hapishanesi mi? Birbirini takip eden olayların çekiciliği içinde bizi kendimizden geçiren bir şarap mı?  Farklı bir düşünceyle baktığımızda insanın tek başına düşünerek üretebileceği, ortaya koyabileceği çıkarım ve düşünceleri onulmaz bir şekilde etkileyen kitap ne kadar masum? Diğer yandan aklın düşünme yetisini tam olarak kullanamayan insanların muzdarip oldukları bu hasletten veya gafletten kurtulabilmesi için yine Yaratıcı’nın bahşetmiş olduğu akıl ve fikre sahip insanların yazmış oldukları bir reçete mi? Yoksa bir dolap süsü mü?


        Kitap nedir? Kitap, her şeydir. Kâğıttan bihaber dönemlerde insanların taşa, kile, yaprağa ve tahtaya yazdığı şekillerdir. Mısırlıların papirüsü, Yunanların parşömeni ve Çinlilerin kâğıdıdır. Kalite satan, satmaya çalışan dergilerdir. Her gün çıkarmaktan yorulmadıkları anlamlı ve anlamsız gazetelerdir. Üzerinde yazı bulunan her şeydir, kitap. Allah-u Teâla ile kulu arasındaki manevi bağın ne ve nasıl olduğunu, dünyada nasıl yaşanması gerektiğini bildiren, Âdem, Şit, İdris ve İbrahim peygamberlerin sayfaları iken Musa, Davut, İsa ve Muhammed (S.A.V)’in kitaplarıdır, kitap… İnsanın kinini, öfkesini, sevinçlerini, aşklarını kaydettikleri günlüktür, kitap…
            Aslında kitap insanın kendisidir, özüdür, okumasını bilene…   


Salı, Ekim 24, 2017

Yazıyı Okuyunca "Ya Bu Bizim Şey Değil mi?" Diyeceksiniz...
Aşırı geveze, ukala bir insan ve onu dinlemek… Ne sıkıcı bir durum değil mi? Birileri konuşuyor ve siz sürekli dinliyorsunuz… Uzun uzadıya cümleler, ağızdan saçılan tükürükler, sonu gelmez kahkahalar… Bu durumun en ilginç yanı da siz konuşmaya başladığınızda, dinlemek zorunda olduğunuz insanların kontra atağa geçmiş bir takım gibi tekrar konuşmaya başlaması… Konuşmanıza fırsat verilmediği gibi, az konuştuğunuzu ve pek akıllı bir kişi olmadığınızı pişkin bir şekilde yüzünüze söyleyebilme özellikleri olan bu kadim modeller, inanın beni de çok yoruyor.

 Her şeyi bilmek ayrı, bildiğini sanmak ayrıdır. Her şeyi bildiğini, her konuda bir fikir sahibi olduğunu, her işin en iyisini yanlışsız bir şekilde yerine getirdiğini söyleyen birçok insan var çevremde. Bu gibi insanların birkaç özelliklerini şöyle maddeler vermek istiyorum ki yazdığım cümlelerin oluşturduğu paragraflar sizleri de yormasın.
ü  Her konuda bilgi sahibidirler ve her şeyi bilirler. Aynı zamanda bildiklerini şiddetli bir şekilde savunurlar.
ü  Kendini çok beğenmiş bir yapıya sahiptirler.


ü  Bir soru sormaya kalktığınızda daha soru bitmeden cevapları hazırdır.
ü  Bencillik hat safhadadır zaten. “Teşekkür ederim” demek onlar için aşağılayıcı bir söylemdir.

ü  Hatasız (!) bireyler oldukları için eleştiriye kapalıdırlar.
ü  Siz ne kadar okusanız, tahsil görseniz akıllı bir birey olmaya çalışsanız da onların doğru bildiklerine “yanlış” dediğiniz takdirde en aptal kişi olarak görünürsünüz onlara.

Çevremde böyle insanların olmasından şikayetçi miyim?
Hayır, tam tersine memnunum. Her konuda bilgisi olduğunu söyleyip, böbürlenen, kendini yüceltip çevresindeki insanlara tepeden bakanların, düşüşlerini izlemek ve düşerken yüzlerinde oluşan ifadeyi görmek beni mutlu ediyor. Daha doğrusu mutlu etmesinden ziyade, kendimi kaybedip ifade ettiğim insanlardan olabilme ihtimaline karşı beni dizginliyor. Bir ders niteliğinde tutuyorum böyle insanları çevremde. Sevmediğim, kendisine bir şeyler bile söylemek için çaba sarf etmediğim insanların üzerine salmak… İşin şakası bu tabi J Düşününce de mantıklı gibi…


Egosu yüksek böyle ukala insanlarla baş etmek için çeşitli çözüm yolları var. Biraz da internette denk gelen teknikler, öğütler, bilgiler vs. Kimisi ölü takliti yaparak, konuşmaya başlayınca kafasına vurarak yani edimsel koşullanma yöntemi ile kurtulabileceğinizi söylerken kimisi de şahsınızı, kendinizi o daha bir şeyler söylemeden küçük göstermek suretiyle ağzına laf vermemek koşuluyla kurtulabileceğinizi söylüyor.


Ben onlardan kurtulma veya onlardan uzaklaşma, kendimden uzaklaştırma çabası içinde değilim. Bunu bir psikolojik rahatsızlık olduğu ve toplum baskısından meydana geldiği kanısındayım. Mesele onlardan kurtulabilmek değil, onları kazanabilmek. Böyle insanlardan kurtulmaya çalışmanız karşılığında sadece siz kurtulursunuz. Ama toplum içinde hâlâ o insanla beraber yaşamaya devam edeceksiniz. Onları kazanmak daha zahmetli olsa da inanın buna değecektir.

Pazar, Ekim 22, 2017

İnsanın, İnsan Olamayışı
Bugün teyze oğlum Recep Hilmi ile yazılardan ve çizilerden bahsettik biraz. Yönetici olduğu www.rehitu.com için bir yazı yazmaya karar verdim.
            Şöyle bir durup düşündüğümüzde, düşünce deryalarında gemiler yüzdürdüğümüzde, aklımıza olur olmadık birçok düşünce ve hayal gelir. Böyle bir durumda, yazdıklarınızın veya düşündüklerinizin, başkaları tarafından okunup değerlendirileceğini bildiğinizde, konuya nereden başlamak gerektiğini bilemezsiniz.
            Ben hep insanın, insan olamayışından dert yanarım. Aslına bakarsanız bu konuda birçok kitap dolusu cümle yazsak da anlatmak istediğimize ulaşamayız. Yine de www.rehitu.com için kaleme alacağım ilk yazımda da bu konu hakkında bahsetmeye çalışacağım.
            Yazıyı okuduktan sonra ‘ne kadar yanlış veya kötümser düşünüyorsun insanlar hakkında’ demeyin. İyi olanı değil, kötü olanı iyi yapmaya çalışırız.

            İnsanoğlu, yaratılışı gereği bencilliği ön planda olan bir yaratıktır. Çekememezlik, çıkarcılık, kin, büyüklenme vs. ne kadar kötü olarak addettiğimiz haslet var ise onları, bir nişan, bir madalya olarak göğsüne takar. Görmez, kendisinden başkasını. Ağlamaz, başkasının derdine. Bir insan hangi konuda veya durumda olursa olsun bir yükseliş yaşadığı sırada, kesinlikle başka bir insan tarafından inişe zorlanır. Sosyal bir varlık olmasına rağmen bu hasletler sebebiyle hep toplum dışı bir unsur olmuştur. Çevremizde böyle insanlar varsa onlardan hep uzak durmamızın sebebidir, bütün bunlar.

            Aslında insana, bize ne yapmamız, nasıl bir tavır ve davranış sergilememiz gerek dinimiz gerekse inançlarımızın temelini oluşturduğu toplum ahlakımızı ortaya koyan gelenek ve göreneklerimiz tarafından da belirtilmiştir. Mesela bir Hadis-i Şerif’te: “İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, düşmanlık ve haset etmeyin, birbirinizi kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin” denilmektedir. Bu hadise kaynak olduğunu düşündüğüm Hucurat Suresinin 12. Ayetinde de yine insanın bu yönüne dikkat çekilmekte ve bu hasletlerini bırakması konusunda öğütlenmektedir.
            “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan çekinin çünkü zannın bazısı vebaldir, tecessüs de etmeyin, bazınız bazınızı gıybet de etmesin, hiç arzu eder mi ki biriniz kardeşinin ölü halinde etini yesin? Demek tiksindiniz! O halde Allaha korunun, çünkü Allah tevvabdır, rahîmdir
            Görüldüğü gibi, dinimizin emirlerine uymaktan dahi aciz olan bizlerin, insanlığın halet-i rûhiyesi bu şekilde.
            En son eklemek istediğim bir söz daha var, ecnebi bir filozof olan Albert Camus’a ait.
            “İnsan ‘ne ise o olmayı’ reddeden tek yaratıktır.”

Cumartesi, Ekim 21, 2017

Tas mı, Maşrapa mı Diyorsunuz?
İşim gereği hırdavatçıları ve yapı marketleri dolaşıyorum. Hırdavatçılar hizmet sundukları fabrika müşterilerinin her şeyini tedarik ediyorlar. Bunun içinde şantiyede çalışacak elemanların battaniyesinden tutun da ofiste içilecek çay - kahve de var. Geçen hafta bayilerimden birinde otururken müşteri geldi ve "maşrapa" istedi. "Biz buna köyde 'tas' diyoruz." dedim orada. Onlar da "Biz de öyle." diye karşılık verdiler.


Burada mevzusu geçince acaba "maşrapa" ismi nereden gelmiş, neden maşrapa demişler araştırayım diye düşünürek notumu aldım. Etimolojisini öğrenince aslında bildiğim bir kökeni olduğunu anladım ve buradan türetemediğim için kendime kızdım. Aslında aklımdan bir köken türetmeye de çalışmamıştım.

Maşrapa, Arapça "içmek (içti)" anlamına gelen شَرِبَ kelimesinden türemiştir. Arapça'da 24 sîga denilen bir çekim tablosu vardır. Orada ism-i zaman,  ism-i mekan mastar mîmi denilen sîgaya denk gelir "maşraba" ve anlamı da "içilecek zaman, içilecek mekan içmek" tir. Kısacası "maşrapa" "içilen yer" demektir. Zamanla "b" "p" olmuş ve bu taslardan da artık su içilmiyor da sadece tuvalet ve banyoda görüyoruz artık.

Dilimizi Arapça kelimelerden kurtarıp tamâmen ÖzTürkçe kelimeler kullanmaya çalışanlara kötü bir haberim var ki o da "tas"ın da Arapça'dan dilimize geçmiş olmasıdır. Arapça طاس kelimesi dilimize olduğu gibi geçmiştir. Hatta sadece Türkçe'ye değil diğer Latin dillerine de geçmiştir. Mesela Fransızca'da "tazze", İspanyolca'da ise "taza" Arapça "tas"tan türemiştir.

Peki siz ne diye isimlendiriyorsunuz bu üstteki mavi şeyi? Maşrapa mı, yoksa tas mı diyorsunuz? Sizin yörenizde farklı bir ismi var mı acaba?  

Perşembe, Ekim 19, 2017

Unutkanlığın Cezası: 206,00₺
Bu sıralar aşırı unutkanım. Sanırım bel fıtığı tedavisinden dolayı kullanmaya başladığım ilaçlardan kaynaklanıyor. Unutmadığım unutkanlıklarımı sıralamak gerekirse geçen hafta Cuma hazırladığım şirkete göndermem gereken evrakı daha dün gönderebilmem, Pazartesi evden çıkarken çantamı unutmam, Salı günü evden çıkarken tüm kartlarımı ve paramı evde unutmam, yine Salı akşam işten eve geldiğimde arabadan almam gereken hafıza kartını almayı unutmam ve akabinde gece tekrar otoparka inip hafıza kartını almam tam daire kapısından girecekken hafıza kartı okuyucuyu unutmam dolayısıyla tekrar otoparka inmem vs. [Vs diyorum çünkü unuttuğum bir şeyler daha var sanki :)]


Yukarıda da yazdığım gibi Salı günü evden çıkarken kartlarımı evde unuttuğumu Görükle'deki rutin polis çevirmesinde anladım. Ruhsatı uzattım ancak ehliyetimi aradım bulamadım. Evde unuttuğumu anlayınca polis memuruna durumu izah ettim ancak polis memuru "kendini niye evde unutmadın" diyen öğretmen edasıyla "telefonun nerede" dedi. Ben de saf gibi "arabada" deyince o mükemmel cevabı yapıştırdı: "Telefonunu neden evde unutmadın!"

Normal kimliğim de evde kalmıştı. Cüzdan kullanma alışkanlığım yok. O yüzden bütün kartları para gibi cebimde taşıyordum. Şu yazımda anlattığım şekilde yeni kimlik kartına geçtiğim için onu da kartların arasında taşıyordum. Polis memuru "OHAL'deyiz kardeşim" dedi ve açtı ceza kitabını. Oradan ne kadarlık ceza yiyeceğimi buldu ve yazdı. O sırada bayan polis memuru acıyan gözlerle birkaç soru sordu. En sonunda o da şu özlü sözü paylaştı: "Nedense telefonumuzu hiç unutmuyoruz; her yere onunla gidiyoruz; bağımlısı olduk!

İtiraz edecek bir durum olmadığı için yalvarıp yakarmadım. Cezam neyse çekerim dedim ve sineye çektim. 206,00₺ çok koydu ama bana. Ben biraz daha düşük olur diyordum. Trafik kurallarına aşırı dikkat eden biri olarak bu bana haksızlıktı. :) yayayayolverenadam'a bu yapılır mıydı? Yüzyılın icadı olan sinyal kolunu bile en fazla ben kullanırım bu memlekette. Ceza puanım da 5 oldu. Toplamı da bu kadar zaten, düşünün!


Neyse o paranın gideceği varmış demek ki! O kadar arabanın içinden beni sağa çeken polis memuruna ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum. Peki siz yakınlarda hiç trafik cezası yediniz mi? Tadı nasıldı? Tavsiye eder misiniz?

Yayaya Yol Veren Adam (@yayayayolverenadam)'in paylaştığı bir gönderi ()

Pazar, Ekim 15, 2017

Orta Direk Çatırdıyor!
Ekonomide halkın da anlayacağı bir "orta direk" tabiri vardır. Genellikle memurlar ve özel sektörde orta düzey yönetici olarak çalışanlar için bu tabir kullanılır. TDK tarafından şöyle tanımlanmış: "Toplumun memur, emekli, küçük esnaf, küçük çiftçi gibi dar ve sabit gelirli kişilerden oluşan kesimi."

Orta direk terimini ilk kullanan kişi Turgut ÖZAL imiş. Seçim sloganı olarak kullanmış ve bu terim siyaset ve ekonomi terminolojisine eklenmiş. Evrak ararken şunu buldum. Hoşuma gitti.
ÖZAL - Ortadirek
Bu konuya eğilmemin sebebi dün oğlumla kanalları dolaşırken adı sanı duyulmamış sabah akşam Kemal SUNAL filmleri veren bir kanalda Kemal SUNAL'ın "Orta Direk Şaban" filminin başlangıcına denk geldik. Müziği hoşuna gittiğinden değiştirmeme izin vermedi. Filmin başlangıcında bir fabrikada işçi olan Şaban'ın kahvaltıyı  zeytin ve peynirin kokusuyla geçiştirdiğini; sonrasında markete gittiğinde de her şeyden gramla ve adetle aldığını izliyorsunuz.




Mizahî bir filmde tabî ki konular abartılarak işlenecektir ancak mantığa uymayan detaylar da var şu bahsettiğim ve videosunu eklediğim sahnede. Adamın yiyecek yemeği yok ama evine gazete geliyor. :) Acaba o zamanlar gerçekten böyle miydi? Gazete okuma oranları yüksek miydi? Günümüzde okuma alışkanlığı yok. Ne gazete ne de kitap okumuyoruz. Gazete okuyanlar da artık internet gazeteciliğinden takip ediyor her şeyi.

Neyse biz gelelim günümüze! Günümüzde artık orta direk kalmadı. Herkes kıt kanaat geçiniyor. Kimseye aldığı yetmemeye başladı. Herkes elini bankaya kaptırmış durumda. Elini kaptıranlar yine iyi durumda. Kolunu ve bütün vücudunu kaptıranlar da var. Her şey ateş pahası. Kiralar ve satılık ev fiyatları bunca ev stoğuna rağmen çok uçlarda. Alınan maaşın yarısı kiraya ve evin aslî giderlerine gidiyor. Maaş geldiği gün bitiyor ve sonraki günler yine kredi kartlarıyla hayat döndürülmeye çalışılıyor. Eskiden bir memur emekli olduğunda aldığı ikramiye ile ev alabiliyordu. Şimdi aynı memur aldığı ikramiyeyi 5'le çarpmadan iyi bir ev alamıyor.

Neyse içim karardı. Türkiye'deki yoksulluk sınırının 4.960,00 TL olduğunu hatırlatarak yazımı sonlandırayım. Siz orta direkler olarak tasarruf için neler yapıyorsunuz? Şaban gibi en uç noktada tasarruflarınız var mı? Neler önerirsiniz tasarruf için?